Hattat Mustafa Cemil Efe  

 "Aziz"

İstanbul soğuk ve bembeyaz. Kâğıthane köyü’nün yolu diz boyunca kar, zemheri ve fırtına her yanı sarmış. Kanat çırpmaya mecali kalmamış serçeler mahzun ve boynu bükük birkaç parça buğday için hayale dalmış, avuçlarını hohlayarak odunluğa inen anneler kahvaltıya sıcak çay için ateş yakma çabasında. Alaca karanlık, biraz sonra doğacak güneşin hayalini kurmak bile anlamsız, sanki hep karanlık kalacak gibi şehir bembeyaz karlar içinde…

Gıcırdayarak soğuk ve karanlığa açılan kapıdan dışarı çıkan da kim? İşte kendini bırakıyor bu şiddetin içine, kaygıdan eser yok yüzündeki gözünde ve adımlar sanki bir çiçek bahçesinde atılıyor, bir sahn-ı çemen seyrediyor sanki ruhu, azimle ve huzurla yürümeye çalışıyor. İliklere işleyen bu soğuk içinde bir karaltı olarak geçiyor evlerin arasından, pencereden hasbelkader dışarı bakan yaşlı bir kadın usulca, göz değmesin ve başına bir iş gelmesin diye “maşallah” diyor. Bu iyi talep bir tipi ile ısıtıyor yolcuyu, kaşkolu ile kapatmaya çalıştığı yüzünü aralıyor ve henüz sakalları çıkmamış taze, temiz ve huzurlu bir çocuk çıkıyor ortaya.

Yürüyor, sendeliyor, üşüyor ama asla vazgeçmiyor. Sanki onu Allah koruyor, onu içinde tuttuğu azim ve duyduğu saygı koruyor. İlerliyor ki aydınlansın yollar, ilerliyor ki dünya eşsiz bir isimle tanışsın, ilerliyor ki edebi öğrensin insanlık ve ilerliyor ki kâğıtlar neşelensin…

Ateşler içinde yatan ve hayaller gören bu ihtiyar neler düşünüyor. Hava soğuk, her yer kar ve hasta. “Ama o gelir” diyor. “Soğuk havaya ve fırtınaya aldırmaz, gelir. Güç ver Allah’ım, dermanım yok ama güç ver.” Evet, ihtiyar usta doğru düşünüyor, çünkü geliyor, bunu biliyor, çünkü onu tanıyor…

Usta kalkıyor, giyiniyor ve hastalığına aldırmadan çıkıyor Saraçhanebaşı’ndan Nurosmaniye’ye. Geliyor meşkhane’nin önüne ve haklı çıkıyor… O kapıda. Tam da beklediği gibi elleri ve başı önünde sanki soğuk değil gibi hocasını bekliyor, Kâğıthane Köyünden, Nurosmaniye’ye yürüyen bu vefakâr talebe. Şaşırmıyor usta, çünkü O edep timsali, O her an huzurda sayıyor kendini, onun adı Aziz… “Aziz ol evladım” diyor usta. “bugün hava epey soğuk ve hastayım, fakat geleceğini bildiğim için seni mahzun etmeyeyim diye geldim” diyor Filibeli Arif Efendi. Usta büyük, talebe büyük ve soğuk kalkıyor ortadan, soba yakılıyor ve tümden bir huzur çöküyor meşkhaneye… Arif ve Aziz için meşk saati…

Büyük hattat Aziz’i 1872’de Allah’ın izni ile Annesi Esma Hanım getiriyor dünyaya, İstanbul’dan çok uzaklarda Trabzon’un Maçka kasabasında. Babası Molla Mehmed Abdülhamid Efendi kim bilir nasıl seviniyor oğlunun doğumuna. Gözleri çakmak çakmak, huzur dolu bir bebek Aziz. Yavaş yavaş büyümeye başlayan bu küçük çocuk ve ailesini O günlerin karmaşıklığı ve Osmanlı Rus harbi İstanbul’a göç etmeye zorluyor henüz Aziz dört yaşında iken. Babası önce Akpınar Köyüne, daha sonra da Kâğıthane Köyüne imam oluyor.

Aziz ilk tahsilini Eyüp Sultan’da Şah Sultan Mektebinde yapıyor ve 1885 yılında pekiyi derece ile mezun oluyor. Henüz sıbyan mektebinde yazı sanatına merak salıyor ve Filibeli Arif Efendi’den Sülüs Nesih yazılarını meşk etmeye başlıyor. Hiçbir dersi aksatmadan yıllarca hocasının dizi dibinde yazıyı öğreniyor. O soğuk kış günü bile Aziz’in derse gitmesine engel olmuyor.

Büyük bir aşk ve edep ile derslerine devam ettiği hocası ona 1896 yılında sülüs ve nesih yazı çeşitlerinden icazetname veriyor ve bu icazetname Reisü’l-Hattatin Muhsinzade Abdullah Efendi tarafından da tasdik olunuyor. Bu dönemde Talik, Celi Sülüs ve siyakat yazılarını da öğreniyor. Devrin en büyük ustalarından Sami Efendi’ye de talebelik ediyor o zamanlarda. Bunları yaparken ilmiye icazetnamesini Şehri Ahmed Efendi’den alıyor. Ama ebru yapmayı da ihmal etmiyor ki bu vesile ile Özbekler Tekkesi Şeyhi Edhem Efendiye devam ediyor.

Çok kısa zamanda emsalleri arasından sıyrılarak kendini mütevazılıği ile ortaya koyan usta hattat, artık Aziz Efendi oluyor ve Seriü’l-kalem namı ile şöhret buluyor. Divani, reyhani, muhakkak, tevkii ve rika yazılarını da bütün incelikleri ile öğrenen Aziz Efendi’nin tıpkı rika yazar gibi süratle sülüs ve nesih yazdığı söylenir. İstanbul’da en çok eseri görülen hattat namı ile de bilinen usta, öğrendiği tüm sanatları birlikte kullanabilmiştir. Bu da onu başkalarından ayıran yegâne özellikleri arasındadır.

Sonraları, kendisindeki tevazu ve alçakgönüllülük ile Rıfai tarikatına intisap ederek zaten var olan edebini taçlandırmıştır. Her daim edep içerisinde dizleri üzerinde oturan usta’ya bu durum sorulduğunda “her zaman huzurdayım nasıl edepli olmam” dediği bilinir. Uzun bir süre vazifeli olarak gittiği Kahire’de yaşayan Aziz Efendi 15 yıllık bu çalışma döneminin ardından Rahatsızlanarak İstanbul’a gelmiştir. 16 Ağustos 1934 yılında dünyasını değiştiren usta, Edirnekapısı Mezarlığına defnedildi. Arkasında, eşsiz bir edep ve mütevazılık yanında, binlerce eser ve yüzlerce talebe bıraktı. Onun ne derece büyük olduğu bu kadar aşikâr iken kabir taşındaki emsalsiz çirkinlik onun değil bizim kemiklerimizi sızlatmalıdır.

Mustafa Cemil Efe


 tüm denemeler / all essays

Hat Sanatı Güzeli Bulmak | Ahmet Karahisari | Aziz Efendi | Hamid Aytaç | Hasan Rıza | Hezarfen Necmeddin | İsmail Hakkı Altunbezer | Kadıasker Mustafa İzzet | Mustafa Halim Özyazıcı | Mustafa Rakım | Ömer Vasfi | Sami Efendi | Şevki Efendi | Şeyh Hamdullah | Yesari Mehmed Esad ve Yesarizade | Şehirler ve Şehir

 
© 2014 - 2017 Mustafa Cemil Efe www.mustafacemilefe.com / Tasarım Design Korelasyon