Hattat Mustafa Cemil Efe  

 Hattat Mustafa Râkım’ı Görmek…

Kalemi elimden kaç kez bıraktım hatırlamıyorum. Ne söylemeli, hangi cümle ile başlamalıydım anlatmaya. Defalarca bulunduğum girişimler, onca karalama hiç de içime sinmiyordu. Kimseden çekinmiyordum oysa niyetim kimseyi kızdırmak hiç değildi! Öyle ise neden yazamıyordum? Sonra aklıma bu yazıyı yazmakta ne kadar da zorlandığımı anlatmak geldi. Evet, bunu yapmalı ve sonra belki de devam edebileceğimi sanmalıydım.

Çok geçmeden bu fikrim işe yarıyordu ve sanırım gecenin saat üçünde olmama rağmen kendimi Atik Ali Paşa Camii’nin bahçesinde, bir ikindi vakti dostlarımla çayımı yudumlar gibi hissetmeye başlayabiliyordum. Sanki asırlık çınarın altındaki çayhanede içtiğim çay bitmek üzere ve ben kalkıp caminin giriş kapısına doğru uzanan yolda ilerliyordum… İşte olmuştu şimdi başlayabilirdim yazmaya…

Caminin giriş kapısına yaklaşırken yeşil ve küçük bir tabela dikkatimi çekti. Bu dikkat çekişle tabelanın okunuşu arasında, belki bir saniyeyi geçmeyen zaman diliminde neler yaşandı bilinmez, fakat sonrası benim için oldukça can sıkıcıydı. Tabela da “Hattat Mustafa Râkım Efendi’nin Kabri” yazıyordu. Bir hattat olarak bu tabelayı ilk kez okumak, orada ilk kez olmak ve gerçekten her şeyiyle tanıdığını sandığın bu büyük hattatın kabrinin burada olduğunu bilmeden, bir anda görüp o heyecanı yaşamanın nasıl bir his olduğunu, onun mahcubiyetini ve kendi kendine kızmanın ne anlama geldiğini anlatmak çok zor. Ama anlatmalıyım. Bunun, Divân-ı Lugatı’t Türk’ü bulduğunda Ali Emîrî’nin yaşadığı heyecandan, Sahaflarda bir Hafız Osman yazısını cebindeki bütün parayla satın alıp, Cağaloğlu yokuşundan aşağıya koşturan Kâmil Akdik’in yaşadığından bir farkı yoktu benim için. Sanki gerçekten o anda ilk kez ben görüyormuşum ve dünyaya eşi benzeri olmayan hazineler bırakan Mustafa Râkım’ın kabrini keşfetmişim gibi sevindim. Ama öyle değildi. Bu hayalden uyanmam yine belki bir saniye bile sürmedi. Fatih’in en bilinen yerinde böylesi bir kabirden yalnızca benim gibi bir acizin haberi yoktu. Artık buna emindim ve bu bir hayal değildi…

Sorsalardı, Ünye’li olduğunu, 1787’de doğduğunu söyleyebilirdim, hatta çok küçük yaşlarda hafız olduğunu, ağabeyinin büyük hattat İsmail Zühdî olduğunu bile anlatırdım. Ama nerede medfun deseler, burayı söyleyemezdim. Ağabeyi İsmail Zühdî ile İstanbul’a geldiğini, burada medrese tahsili gördüğünü, ağabeyinden aldığı hat dersleri sonucunda on iki yaşında icazet aldığını, Sülüs, Celi Sülüs, Nesih ve Talik yazılarında usta olduğunu bir, bir anlatabilirdim, fakat bu kabirden söz edemezdim…

Şimdi tabelanın gösterdiği yöne ilerlerken, okuyacağım Fatiha’ya kaç kez başladığımı hatırlamaya çalıştım. Bunu da hatırlayamıyordum. Ama Mustafa Rakım’ın II. Mahmut’a yazı hocalığı yaptığını, onun “Adlî” yazan tuğrasını çektiğini biliyordum. Tophane’de bulunan Nusretiye Camii içinde, hat sanatında yaptığı inkılâbı gözler önüne seren yazılara saatlerce bakmış, tavrını anlamaya çalışmamış mıydım?  Nakşıdil Sultan Türbesi’ne girebilmek ve oradaki kuşak yazısını görmek için uğraşmamış mıydım? Evet, bunları yapmıştım, fakat bundan haberim olmamıştı. Merak etmemiştim. Bunca zaman baktığım yazılarıyla heyecanlandığım bu büyük hattatın kabrine gidip ona bir fatiha okumak gelmemişti aklıma…

Kendime kızıyordum. Kabrin yanına geldiğimde kapısının kapalı olduğunu gördüm! İşte hak ettiğim ceza. İçeri giremeyecektim, sadece camdan bakabilecek ve bu duruma bir anlam vermeye çalışacaktım… Baktım… İşte orada, dipdiri bir mezar taşı… “Ünye’li Hattat Mustafa Rakım Efendi Ruhuna Fatiha”

Bir müddet öylece içeriye baktım. Dudaklarımın kenarlarında tatlı bir gülümseme. Huzurla doldum. Öyle masum ve öyle sessiz duruyordu ki. Dua ettim, hat sanatı için yaptıklarından ötürü teşekkür ederek ve Allah’dan onun için rahmet dileyerek. Bir şairin dizeleri geldi aklıma.

Mustafa Râkım’a dense lâyık
Muhteşem hattı celî sultanı
Tek yaratmış onu Rabbi Kadir
Gelmemiş, gelmeyecek akranı…

Kıskandım hasetsiz. Gıpta ettim yeniden, onun gibi yaşamayı istedim, meşgul olduğum sanatın en büyük temsilcilerinden biri oydu ve ben onun gibi olabilecek miyim diye düşündüm. Olabilirdi belki de… O da ağabeyinden öğrendiklerini geliştirmemiş miydi? Hafız Osman’ın yazılarını günlerce, aylarca, hatta yıllarca tetkik edip güzelleştirmemiş miydi? Evet, “Hafız Osman’ın Sülüslerini büyütürseniz, Râkım’ın Celi’lerini görürsünüz.” demişti Sami Efendi. Çok bakmıştı, çok çalışmış ve yazıyı anlamıştı. Tüm matematiğine hâkimdi. Ne yapacağını çok iyi öğrendi ve yaptı… Ve Mustafa Râkım oldu. Kadıasker Mustafa İzzet Efendi “Ne kadar cehd olunsa Râkım’ın derecesine varmak mümkün değildir.” Demişti. Hem de bunu Ayasofya hattatı söylüyordu. Ama Râkım kapıyı araladı, içeri Sami Efendiler, Nazif Efendiler, Hamid’ler, Halim’ler, üzerlerinde ışıl, ışıl yanan kaftanlarla girdiler ve ustalarını geçtiler… Her geçen gün daha da güzelleşen ve yeni kaftanlar içinde Râkım’ın araladığı kapıdan girmeye devam edenler var. Bu ne büyük sevinç, bu ne büyük heyecan.

Camiye doğru ilerlerken bir kez daha dönüp baktım türbeye. Ve aralanan kapıdan girmeyi arzu ederek uzaklaştım. Aklımda masun ve sessiz mezar taşı… “Ünye’li Hattat Mustafa Râkım Efendi. Ruhuna Fatiha…”  

Mustafa Cemil Efe


 tüm denemeler / all essays

Hat Sanatı Güzeli Bulmak | Ahmet Karahisari | Aziz Efendi | Hamid Aytaç | Hasan Rıza | Hezarfen Necmeddin | İsmail Hakkı Altunbezer | Kadıasker Mustafa İzzet | Mustafa Halim Özyazıcı | Mustafa Rakım | Ömer Vasfi | Sami Efendi | Şevki Efendi | Şeyh Hamdullah | Yesari Mehmed Esad ve Yesarizade | Şehirler ve Şehir

 
© 2014 - 2017 Mustafa Cemil Efe www.mustafacemilefe.com / Tasarım Design Korelasyon