Hattat Mustafa Cemil Efe  

 Soğukta Isıtan Kitabe…

Şemsiyemin üzerine düşen yağmur damlaları eşsiz bir musiki gibi kulaklarımı mest ediyor. Önümden koşturarak geçen insanlar bir yerlere yetişiyorlar. Hava öyle çok da soğuk sayılmaz bugün. Ama Üsküdar her zaman rüzgârlı, Kuşkonmaz’dan, en arada kalmış sokaklarına bile rüzgâr gelir Üsküdar’ın. Bu nedenle biraz hissediyor insan soğukluğu, eğer ısınabilecek bir yer bulamazsa tabi kendine… kimi bir palto ile ısıtır bedenini, kimi bir atkıya sarar çehresini, kimi kalın ayakkabılar giyer ve kiminin sıcaktır zaten çetelesi…

Bugün ben de bedenimi ısıtacak bir şey buldum bu yağmurlu ve karanlık Üsküdar gününde. Öylesine sıcak ve soğuk havayı unutturan bir şey ki bulduğum, ne anlatılması mümkün ne de yaşanılması. Belki ancak onu tanıyan, onu anlayan hissedebilir bu sıcaklığı. Belki ancak onun hissettiklerini hisseden ve böylesine zarafetle ısıtan… Ama hayır, o sıcaklığı hissettirebilmek için bizzat O olmak gerek, onun gibi görmek, onun gibi sapasağlam olmak gerek… zor, çok zor öylesine ısıtmak, en iyisi ısınmak… bakarken Hacı Selim Ağa Kütüphanesinin kitabesine, şemsiyenin üzerine düşen yağmur damlalarının musikisini size duyuranın o olduğunu anlamak. Yolunuzda yürürken birden karşınıza çıkıveren eşsiz bir ısıya kendinizi bırakıp, tüm yorgunluklarınızdan, tüm telaşlarınızdan arınmak. İşte özeti budur benim gördüğüm sıcaklığın… baktığım şey yalnızca bir kitabe değil elbette, baktığım şey o kitabenin içine gizlenen heyecan, aşk, ilim ve sanat. Baktığım şey, yaptığı her şeyde yapılması gereken her şeyi yapan bir ustanın  aşkı. Baktığım şey bir kitabeden öte bir şey, bir çiçek bahçesi, bir bahar mevsimi, bir gazel. Bir renk, bir ritim, bir melek kanadından süzülen ipek gibi bir şey. Hisli bir bakışla baktığımdan öte bir bakışla bakmışım sanki. Sanki bunu benden başka kimse göremez ve yaşayamaz ve asla böylesine ısınamaz. Ya gördüğüm şey?

Daha ne kadar burada duracak ve daha ne kadar şey göreceğim? Her kıvrımı insanı başka bir hayale sürükleyen bu kitabede benim gördüğüm şey; vücudunun sağ tarafı tamamen felçli doğan, bu nedenle yazılarını sol eliyle yazan ve  “Yesârî” diye anılan Mehmed Esad Efendi’dir.

Evden çıktığımda adımlarımın beni bunca yağmura rağmen buraya getireceğini ve burada adeta esir edeceğini bilemezdim.  Ama Mihrimah’dan yukarı yürürken balıkçılardan geçip etrafı gözlersen, ışıl ışıl karşılar seni bu kitabe. Ve kilitlenip kalırsın karşısında… Hacı Selim Ağa Kütüphanesi’nin Kitabesi Osmanlı Talik Ekolünün kapısıdır nasıl olsa. Öylesine güzel ahşap bir kapının üzerinde bulunan mermere nakşedilmiştir ki bu kitabe, sanki o kapıdan içeri girince bir masal diyarında bulacaksın kendini, sanki her şey farklı olacak ve dünya yeniden yaşanılır bir hale gelecek. Ve sanki Yesâri Mehmed Esad karşılayacak seni. Gülümseyecek ve “hoş geldin” diyecek. Kim bilir belki de sitem edecek! belki babasından bahsedecek, onu elinden tutup Şeyhülislam Veliyyüddin Efendi’nin huzuruna götürdüğü günü anlatacak, hani Şeyhülislamın onu öğrenciliğe kabul etmediği günü. Sonra babası üzülmesin diye onu Dedezâde Seyyid Mehmed Efendi’ye götürmüştü ya, belki de onu anlatacak. Kim bilir ki bu kapının ardında neler duyulacak ve neler görülecek. Dedezâde Seyyid Mehmed bakacak ki sağ tarafı felçli bir çocuk karşında ve kendisine talebe olmak arzusunda. Hiç kimseyi kırmayan meşrebiyle birkaç meşk verecek ve “bunlara benzet de getir evladım” diyecek. Yesâri Mehmed Esad yazıları hazırlayıp hocasının karşısına gelecek ve işte deha keşfedilecek…

Kapının hemen ardında anlatacak Yesâri… Meşkler bir de Dedezâde’nin huzurunda titreyen sol el ile yeniden yazılacak ve gözlerine inanamayacak büyük usta. Allah’ın bir lütfu olarak kendisine gönderilen bu felçli çocuktaki ender kabiliyet ile neşelenecek ve yeni dersler verecek. Hiç aksatmadan derslere devam edecek Mehmed Esad ve kısa zaman sonra “Yesâri” diye anılmaya başlayarak dünyada nam yapacak. Veliyyüddin Efendi gördükleri karşısında ağlayarak “bu çocuğun hocası olma şerefi bize nasip olmadı” diyerek yakınacak ve “yüce Allah bu çocuğu bizim kibirli burnumuzu kırmak için gönderdi” diyecek…

Yesâri Mehmed Esad, Hacı Selim Ağa Kütüphanesinin avlusunda anlatmaya devam edecek ve başka başka kitabeler ve levhalar ve kuğu gibi süzülen şiirler doğacak. Talik, yazılar içinde “gelin gibidir” diyecek bir ses ve dönüp bakınca Mir İmâd el-Hasenî görülecek yüzünde al kanıyla ve üzülecek Yesârî, ama “seni çok taklid ettim üstadım” diyecek ve güldürecek İmâd’ı. Sonra küçük ve sevimli bir çocuk görünecek uzakta, Yesâri şefkatle anlatacak… Yesârizâde babasına doğru koşturacak, işte baba ve oğul Türk Talik Ekolünü kurdukları kitabenin altında yazı talimi yapacak. Şahit olacak Üsküdar’ın emektarları, şahid olacak tüm dünya ve bu kitabe burada som altından ışıl ışıl parladıkça şahid olacak şemsiye altında yağmurun musikisine kulak veren her hat sevdalısı.

Kitabenin hemen yanıbaşında bir keşide çekecek gibi heyecanla duran Yesâri, mirasını oğlu Yesârizâde’ye bırakacak ve gözleri kapanacak, 1798 diyecek tüm tarih düşürücüler eşsiz beyitlerinde ve kitabe ıslanacak, Mihrimah’tan bir sela, sanki Yesâri için okunacak… kapı hiç açılmayacak gibi kapanacak fakat kitabe sonsuza dek pırıl pırıl yanacak…

Mustafa Cemil Efe


 tüm denemeler / all essays

Hat Sanatı Güzeli Bulmak | Ahmet Karahisari | Aziz Efendi | Hamid Aytaç | Hasan Rıza | Hezarfen Necmeddin | İsmail Hakkı Altunbezer | Kadıasker Mustafa İzzet | Mustafa Halim Özyazıcı | Mustafa Rakım | Ömer Vasfi | Sami Efendi | Şevki Efendi | Şeyh Hamdullah | Yesari Mehmed Esad ve Yesarizade | Şehirler ve Şehir

 
© 2014 - 2017 Mustafa Cemil Efe www.mustafacemilefe.com / Tasarım Design Korelasyon